Ayrılık Sonrası Takılı Kalmak: Unutamamak, Mesajları Tekrar Okumak, Geri Dönmek
- Rıza Ünsal
- 15 Ara 2025
- 4 dakikada okunur
Ayrılık bazen sadece bir ilişkinin bitmesi değildir; insanın kendisiyle kurduğu düzenin bozulmasıdır. Bir sabah uyanırsınız ve eliniz telefona gider. “Bir şey yazmış mı?” değil yalnızca; “Ben hâlâ var mıyım?” diye bakar gibi. Mesajları tekrar okursunuz. Fotoğraflara dönersiniz. Aynı şarkıya takılı kalırsınız. Bir cümle zihnin içinde dönüp durur: “Neden geçmiyor?”
Bu süreçte çoğu kişi kendini iki uç arasında bulur: Bir yanda “unutmalıyım, güçlü olmalıyım” buyruğu; diğer yanda bedeni ve zihni ele geçiren bir çekim. Kendini suçlarsın: “Niye hâlâ bakıyorum? Niye kendimi küçük düşürüyorum?” Oysa bu takılı kalma hâli çoğu zaman “zayıflık” değil; bir bağın ruhsal sistemde hâlâ kapanmamış olmasıdır. Kapanmayan şey yalnızca kişi değildir; o kişiyle kurduğun pozisyon, yani “o ilişkide ben kimdim?” sorusudur.
Bu yazı, ayrılık sonrası takılı kalmayı psikolojik ve Lacancı bir çerçevede ele alıyor: Neden bazı ayrılıklar hızlıca yas tutularak kapanır da bazıları yıllarca içeride yaşar? Neden akıl “bitti” derken beden “dön” der?
Takılı kalmak nasıl görünür? (Ve ne zaman tehlikeli olur?)
Ayrılık sonrası takılı kalma genellikle şu davranışlarla kendini belli eder:
Mesajları, konuşmaları, fotoğrafları tekrar tekrar incelemek
Sosyal medyadan kontrol etmek, görünmez takip etmek
Ortak anıları “kanıt” gibi tekrar değerlendirmek: “Şurada aslında beni seviyordu”
Sürekli senaryo kurmak: “Şöyle deseydim böyle olurdu”
Bir türlü yeni bir ilişkiye başlayamamak ya da hızlıca başlayıp yine aynı döngüye girmek
Rüyalar, bedensel sıkışma, iştahsızlık, uykusuzluk
Ani dürtü: “Yazacağım” / “Gideceğim” / “Konuşmazsam öleceğim gibi”
Bu tablo bir süre “normal yas” içinde görülebilir. Ancak şu işaretler varsa profesyonel destek gerekir:
6–8 haftayı aşan yoğun işlev kaybı (iş/uyku/yaşam düzeni)
Kendine zarar verme düşünceleri
Panik, yoğun öfke patlamaları, alkol/madde ile yatıştırma
İlişkinin sürekli “tek anlam kaynağı” hâline gelmesi
Israrlı takip/iletişim (kendi sınırlarını kaybetme)
Bu noktada mesele “aşk acısı” olmaktan çıkar; kişinin benlik düzeninin krize girmesi halini alır.
Neden geçmiyor? Çünkü ayrılık bazen “kayıp” değil “yarım kalmışlık”tır
Bir ilişkinin bitmesi, her zaman iki insanın ayrılması değildir. Bazı ilişkiler, kişiye ilk kez bir şey hissettirmiştir: değerli hissetmek, seçilmek, görülmek, arzu edilmek, “özel olmak.” Böyle bir ilişki bittiğinde kaybedilen yalnızca kişi değil; o kişiyle birlikte kurulan o hislerdir.
O yüzden takılı kalma bazen şunu söyler: “Ben bu duyguyu başka yerde bulamıyorum.” Ve insan farkında olmadan şu yanılsamaya kapılır: “O geri gelirse ben toparlanırım.” Oysa çoğu zaman özlenen kişi değil; kişinin o ilişkide deneyimlediği konumdur.
Lacancı çerçeve: Nesne değil, arzu ve eksik devrede
Lacancı bakış, ayrılık sonrası takılı kalmayı sadece “bağlanma” düzeyinde değil, arzu düzeyinde de okur. Buradaki kritik nokta şudur: Arzu, çoğu zaman “sahip olmak”la bitmez; arzu, eksikle birlikte çalışır. Ayrılık, eksik duygusunu büyüttüğü için zihin o eksiği kapatacak tek nesne varmış gibi davranır: “O.”
Bu yüzden bazı ayrılıklar mantıkla çözülemez. Çünkü mantık “onu geri getirmez.” Zihin, geri getiremeyeceği şeyi, başka bir yolla getirir: tekrar düşünerek, tekrar bakarak, tekrar konuşarak… Yani tekrar zorlantısı devreye girer. Tekrarın amacı keyif değildir; tekrarın amacı, bir sahneyi değiştirerek “bu sefer başka türlü olsun” denemektir.
Mesajları tekrar okumak çoğu zaman bu denemedir: “Şu cümlenin içinde bir kapı var mı?” İnsan aslında geçmişi değil, geleceği arar: “Bu bitmemiş olabilir mi?”
En yaygın tuzak: “Cevap” aramak
Takılı kalmanın en güçlü yakıtı cevaptır. İnsan şunu ister:
“Neden böyle oldu?”
“Beni sevmiyor muydu?”
“Ben nerede hata yaptım?”
“Benden sonra ne yaptı?”
Cevap aramak normaldir. Ancak cevap, çoğu zaman bir noktadan sonra acı üretmeye başlar. Çünkü cevaplar ya eksik kalır ya da yeni sorular doğurur. Böylece zihin bir “soru fabrikası”na dönüşür. Bu fabrikayı kapatan şey daha fazla bilgi değil; başka bir konum kurmaktır: “Benim payım neydi ve ben buradan neyi taşıyarak çıkacağım?”
“Yazmalı mıyım?” dürtüsü: Dürtü nereden geliyor?
Ayrılık sonrası kişinin kendisini en çok zorlayan şeylerden biri şudur: Bir anda gelen güçlü dürtü. Yazmak, aramak, karşılaşmak… Bu dürtü çoğu zaman şu üç ihtiyacın karışımıdır:
Belirsizliği bitirme ihtiyacı: “Netleşsin.”
Acıyı anlık azaltma: “Şimdi dayanamayacağım.”
Kendini tekrar var etme: “Beni görsün.”
Bu dürtüyü yönetmenin yolu, kendine “yazma/yazma” diye sert yasak koymak değildir. Çünkü yasak bazen dürtüyü büyütür. Daha etkili yol şudur: Dürtüyü bir veri olarak almak.
Dürtü ne zaman geliyor? (Gece mi, yalnızken mi, bir tetikleyiciden sonra mı?)
Dürtü gelmeden önce hangi duygu var? (Utanç mı, boşluk mu, öfke mi?)
Dürtü gelince bedende ne oluyor? (Göğüs, mide, nefes)
Yazarsam ne elde edeceğimi umuyorum? (Netlik mi, teselli mi, geri dönüş mü?)
Bu sorular, dürtünün “kör” gücünü azaltır. Çünkü dürtü, sözle karşılaşınca şekil değiştirir.
Ne işe yarar? Ayrılık sonrası takılı kalmayı azaltan 7 somut ilke
Aşağıdakiler sihirli çözüm değil; ama döngüyü zayıflatan, kişiye alan açan adımlardır:
Tekrar davranışını görünür kılın: “Bugün kaç kez baktım?” Bu kayıt, farkındalık yaratır.
Tetikleyici listesi çıkarın: Hangi saat, hangi mekan, hangi içerik?
Bir “bekleme protokolü” kurun: Dürtü gelince 20 dakika kuralı. O 20 dakikada yürüyüş, duş, not alma.
Yas alanı açın: “Güçlü olmalıyım” yerine, günlük 15 dakika yas zamanı. Duygu bastırıldıkça geri döner.
“Kanıt” aramayı bırakın: Mesajlar kanıt değildir; o anın parçasıdır. Kanıt aramak, geçmişi mahkemeye çevirmektir.
Kendini suçlama dilini düzeltin: “Ben aptalım” yerine “Ben bağ kurdum ve kapanmamış bir yer var.”
Kapanmayan soruyu belirleyin: “Benim için bu ilişki neyin adıydı?” Bu soru, nesneden (kişiden) pozisyona geçişi başlatır.
Terapi burada ne yapar?
Terapi, “unut gitsin” demez. Terapi, şu soruların izini sürer:
Bu ilişki sende neyi temsil etti?
Onun bakışı sende hangi duyguyu üretiyordu?
Sen o ilişkide hangi rolü üstleniyordun? (kurtaran, bekleyen, sabreden, savaşan, görünmeyen…)
Ayrılık, daha eski hangi kayıp/yarım kalmışlıkla birleşti?
“Geri dönse” senin hayatında hangi boşluğu kapatacak?
Ve en önemlisi: Bu boşluğu sadece o mu kapatabilir?
Bu çalışma, kişiyi ilişkiyi “bitirmek” zorunda bırakmaz; ama kişiyi, ilişki üzerinden kendini tükettiği döngüden çıkarır. Çünkü ayrılık sonrası takılı kalmanın en büyük kaybı, kişinin kendi hayatını askıya almasıdır.
aRju Psikoloji’de ayrılık ve ilişki döngüleriyle nasıl çalışıyoruz?
aRju Psikoloji’de ilişki sonrası takılı kalmayı, hem duygu düzenleme hem de yapısal/arzusal düzlemde ele alırız:
Tekrar eden döngüleri ve tetikleyicileri haritalarız
Yasın bastırıldığı yerleri açar, bedensel eşlikçileri anlamlandırırız
İlişkideki özne konumunu (rolü) netleştiririz
“Görülme–değer–seçilme” ekseninde çalışan ihtiyacı ayırt ederiz
Kişinin kendi arzusuna daha yakın, daha sürdürülebilir bir ilişki hattı kurmasına eşlik ederiz
Unutmak değil, yerini bulmak
Bazı ayrılıklar unutulmaz. Ama yerini bulabilir. Yerini bulduğunda, zihni işgal etmeyi bırakır. İnsan yeniden kendi gününe döner. Bu, “hiç acımayacak” demek değildir; ama acının hayatı yönetmediği bir düzen demektir.
Eğer siz de ayrılık sonrası takılı kaldığınızı, kendinizi tekrar tekrar aynı sahneye çağırdığınızı fark ediyorsanız; ilk görüşme bu sahnenin neyi tekrar ettiğini anlamak için iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü bazen bir ilişki bitmiştir ama bir şey hâlâ konuşuyordur. Terapide, o konuşan şeyi duyulur hâle getiririz.





Yorumlar